
BASINA VE KAMUOYUNA
DSİ Genel Müdürü Sayın Haydar KOÇAKER, internet ortamında DSİ çalışanlarına; “Philistine” adlı aylık bir derginin 1899 Şubat sayısında ABD’li yazar Elbert Hubbart tarafından yayımlanan ve hiçbir olağanüstü özelliği olmayan, sıradan bir çavuş olan Rowan’ın, ABD ve İspanya arasındaki bir savaşın tam ortasında ABD Başkanı tarafından verilen görevi, sorgulamadan, sadakatle kabullenip, o görevi yerine getirebilmek için hemen harekete geçmesinin anlatıldığı GARCİA’ya MEKTUP adlı makaleyi göndererek, “ben de makalede bahsedilen asker gibi Garcia’ya mektubu teslim edebilirim” ifadelerini içeren çalışanlarca cevaplanması istenen bir anket formu göndermiştir.Böyle bir anket ve makalenin yayınlanmasının, 657 sayılı yasada yapılacak değişikliklerin gündemde olduğu ve bu yasa değişikliği ile kamu emekçilerinin amirleri karşısında el pençe divan durmasının hedeflendiği bir döneme denk gelmesi düşündürücüdür.
DSİ Genel Müdürü ve DSİ bürokratları bugüne kadar kurum çalışanlarınca kamusal yarar gözetilerek yürütülen hizmetleri, bilgi birikimini, deneyimi yok sayarak; özelleştirmeler, taşeronlaştırma ve hizmet alımı gibi yöntemlerle ticarileştirilmesine, işlevsizleştirilmesine ses çıkartmayacak, amirlerince verilen her göreve evet diyecek toplumsal yararı önemsemeyen kamu görevlileri istediklerini anketle ortaya koymuşlardır.
Bu anketle kamu kurumlarını askeri mantıkla verilen tüm emirlerin yerine getirilmesi hedeflenmiştir. DSİ bir kışla değildir. Çalışanlar ise asker değildir. DSİ, Türkiye’nin su kaynaklarını çevre duyarlılığı ile halkın yararına değerlendiren bilimsel bir kurumdur.
Söz konusu anket, kamu çalışanının onurunu inciten, iradesini yok sayan askeri bir mantığın ürünüdür.
Kamu emekçileri insan onuruna yakışır şekilde yıllardır görevlerini yaptıkları gibi, bundan sonra da yapacaklardır. Bundan hiç kimse kuşku duymamalıdır. Bu ankete üyelerimiz ve çalışanlar katılmadılar, baskılarınızla da katılmayacaklardır.
Buradan kurum yetkililerini uyarıyoruz. Kışlada değilsiniz, kurumu bilimsel kriterlerle yönetin. Yönetemiyorsanız görevlerinizi bırakın.
29.06.2010
MERKEZ YÖNETİM KURULU
GENEL MÜDÜRÜN ÇALIŞANLARA GÖNDERDİĞİ YAZI
Değerli mesai arkadaşım,
Amirinden aldığı vazifeyi tümüyle benimseyip başarıyla yerine getirebilmek için hemen harekete geçen ve vazifesini eksiksiz tamamlayabilmek için bütün enerjisini bir noktada toplama disiplinine ve zorluklara göğüs gerebilme cesaretine sahip çalışanlardan oluşan bir kurumun üstesinden gelemeyeceği zorluk, başaramayacağı görev bulunmamaktadır. Bu itibarla aşağıda yer alan ve yukarıda belirtilen özelliklere haiz bir askerin öyküsünün anlatıldığı makaleyi okuduktan sonra “ben de makalede bahsedilen asker gibi Garcia’ya mektubu teslim edebilirim” diyorsan, aşağıda adresi verilen linkte yer alan anketi en geç 22 Haziran 2010 saat 10:00’a kadar cevaplandırmanı rica eder, çalışmalarında başarılar dilerim.
Sevgilerimle.
Haydar KOÇAKER
Genel Müdür
Evet. Ben de Garcia’ya mektup götürebilirim Hayır. Ben Garcia’ya mektup götüremem*
‘Garcia’ya mektup götürecek kişilere ihtiyacımız var.
Hem de en kısa sürede, her yerde ve her zaman…’
GARCİA’YA MEKTUP
Elbert Hubbart’ın Garcia’ya Mektup adlı yaklaşık yüz sene önce yazılmış makalesi tarihin en fazla okunan makalesi olma özelliğini taşır. Milyonlarca kopyası çıkartılmış, bakanlara, cephelerdeki askerlere, devlet memurlarına dağıtılmış bu makaleyi ve makalenin kendisi kadar etkileyici olan yayılma hikayesini sizlerle paylaşmak istedik.
Yeryüzünde birçok şairin, yazarın şiirleri, öyküleri, romanları, yabancı dillere çevrilmiş, kendi ülkesi dışında da yayımlanmıştır ama… Galiba yalnızca bir gazetecinin, bir “gazete köşe yazısı” birçok yabancı dillere çevrilmiş ve kendi ülkesi dışında birçok ülkede de yayımlanmıştır. O gazetecinin adi, Elbert Hubbart, o köşe yazısının başlığı ise “Garcia’ya Mektup” tur. Elbert Hubbart’in bu yazısının, yüz yıl boyunca çeşitli ülkelerde yapılan baskısı, yüz milyon adedi aşmıştır.
Bütün meslektaşlarına örnek oluşturacak bir olgunluk düzeyindeki bu Amerikalı gazetecinin, “Philistine” adlı aylık bir derginin 1899 Şubat sayısında yayımlanan bu yazısı, hiçbir olağanüstü özelliği olmayan, sıradan bir çavuşun vazife sorumluluğunun hikayesidir.
Hubbart’in “Garcia’ya Mektup”undan etkilenen ilk kişi, New York Merkez Demiryolu İşletmesi yöneticilerinden George Deniels oldu. Bu yönetici, “Philistine” dergisindeki yazıyı Genel Yönetmeni’ne okuduktan sonra ondan, bu yazıyı çoğaltıp bütün demiryolu çalışanlarına dağıtmak için izin istedi.
George Daniels istediği izni aldıktan sonra “Garcia’ya Mektup”u beş yüz bin adet bastırdı ve “Bu çavuşu örnek alınız” ön yazısıyla işletmenin tüm çalışanlarına dağıttı.
“Garcia’ya Mektup”un varlığı, kısa bir süre sonra Rus Demiryolları Genel Yönetmeni Prens Hilakoff’un kulağına ulaştı. New York Merkez Demiryolu İşletmesi çalışanlarından birinden sağlanan “mektup”un bir kopyasını okuduktan sonra Prens Hilakoff, bunun Rusça’ya çevrilmesini ve Rus Demiryolu Şirketi’nin bütün çalışanlarına dağıtılmasını emretti.
“Garcia’ya Mektup”, demiryolu işçilerinden, Rus Ordusu mensuplarının eline geçti. Erler arasında elden ele dolaşan mektubu Ordu Komutanları okuyunca, mektubun “resmileştirilmesine” ve bütün ordu mensuplarına dağıtılmasına karar verdiler.
Japonlarla başlayan savaş için cepheye giden Rus askerlerin tamamının üniformalarının ceplerinde “Garcia’ya Mektup”un bir kopyası bulunuyordu.
Japonlar, harbde esir aldıkları Rus askerlerin tümünün ceplerinden çıkan “Garcia’ya Mektup”u görünce bunu ciddi bir incelemeden geçirdiler. “Mektup” Japoncaya çevrildi ve bunun, “Esir alınan Rus askerlerin tamamının ceplerinde bulunduğu” haberiyle birlikte Japon İmparatoru’na sunuldu. “Mektup”tan imparator da etkilendi ve birer kopyasının Japon Hükümetinin bütün üyelerine dağıtılmasını emretti. Japon Bakanlar, “Garcia’ya Mektup”u çoğaltıp, kendi bakanlık teşkilatlarında çalışanlara gönderdiler.
ABD Deniz Kuvvetleri mensuplarına 1913’de dağıtılan mektubun özel olarak çoğaltılmış kopyaları ise, Birinci Dünya Harbine katılan askerlerin önemli bir bölümünün ceplerinde bulunuyordu. Dergide yayımlandığının on dördüncü yılında “Garcia’ya Mektup”un “resmi olarak çoğaltılan” baskısı, kırk milyona ulaşmıştı.
Garcia’ya Mektup
Amerika Birleşik Devletleri ve İspanya arasındaki savaşın bir aşamasında ABD Başkanı, çok acele olarak Küba’daki isyancıların lideri Garcia’ya bir haber göndermek istedi. Garcia, hangisinde olduğu bilinmeyen Küba dağlarından birinde ve nerede oldukları bilinmeyen onlarca sığınaktan birinde saklanıyordu. Kendisine posta ya da telgraf yoluyla ulaşabilmek imkansızdı.
ABD Başkanı’nın ona, ne denli önemli bir haber göndermek istediğini bilen çevresindekiler, Garcia’ya bir haberin, ancak elden götürülebilecek bir mektupla ulaştırılabileceğini bildirmek zorunda kaldılar. Başkanın çaresiz bakışları karşısında cevap, çevresindeki subaylardan birinden geldi.
‘Benim birliğimde, Rowan adında bir çavuş vardır’ dedi. Kimsenin nerede olduğunu bilmediği Garcia’yi o bulabilir ve mektubunuzu kendisine ulaştırabilir.
Bu cevaba Başkan’ın aklı pek yatmamıştı ama, ortada yapılabilecek başka bir şey yoktu. Rowan çağrıldı. Kendisine, Garcia’ya gönderilecek mektup uzatıldı ve… ‘Bunu, Garcia’ya teslim edeceksin’ denildi.
Rowan mektubu aldı, üniformasının yanındaki deri kesenin içine koydu, kesenin ağzını sıkıca büzdükten sonra, göğsünün üzerine kayışla bağladı. Önce Başkan’a selam verdi, sonra komutanlara, en sonra da kendi komutanına selam verdi, dışarı çıktı.
Rowan, yola çıktıktan tam dört gün sonra, gecenin karanlığından da yararlanarak, üstü açık bir kayıkla Küba sahilinin açıklarına vardı. Küba’nın, balta girmemiş ormanlarına dalıp, gözden kaybolduktan üç hafta sonra, adanın öteki yakasında ortaya çıktı. Ülkesinin düşmanı bir ülkeyi, yürüyerek bir uçtan öteki uca geçti ve Garcia’ya, mektubunu teslim etti.
Burada size Rowan’in, Garcia’ya mektubu götürebilmek için ne zorluklar atlattığını, ne tehlikeler geçirdiğini anlatacak değilim. Onun, ne denli kahraman bir asker olduğunu da anlatacak değilim. Yalnızca bir noktayı, hem de çok elzem olarak gördüğümüz bir noktayı, iyice belirtmek için yazıyorum size bunları.
ABD Başkanı’nın makam odasındaki durumu, ana çizgileriyle bir defa daha gözden geçirelim:
ABD Başkanı Mckinley, Garcia’ya teslim edilmek üzere Rowan’a bir mektup verdi. Ona yalnızca, ‘Bu mektubu Garcia’ya teslim ediniz’ dedi. Rowan mektubu aldı, göğsüne bağladı, selamını verdi ve odadan çıktı.
Lütfen dikkat ediniz: Rowan, ‘Garcia nerede?’ diye bir soru sormadı. ‘Garcia kim?’ diye bir soru da sormadı. Yaptığı tek şey, kendisine verilen görevi almak oldu. Zaten kendisinden beklenen, onun da yapması gereken buydu.
Rowan, ülkesindeki her okula heykeli dikilebilecek ve yetişen bütün nesillere örnek olarak tanıtılabilecek bir ‘ölümsüz kahraman’dır. Fakat bugünün gençleri onun kahramanlığından çok, başka bir özelliğini örnek almak mecburiyetindedirler.
Rowan’in örnek alınması gereken özelliği, verilen vazifeyi sadakatle kabullenmek, o görevi yerine getirebilmek için hemen harekete geçmek ve vazifeyi eksiksiz tamamlayabilmek için bütün enerjilerini bir noktada toplamak disiplinidir.
Özetle, Garcia’ya gönderilecek mektubu almak, hemen götürmek için yola çıkmak ve mektubu Garcia’ya teslim ederek vazifesini kendinden beklenildiği itimatla tamamlamak mes’uliyeti ve terbiyesidir.
General Garcia simdi yaşamıyor, fakat yeryüzünde başka Garcia’lar var. Ve o Garcia’lara gönderilecek başka mektuplar var. Çevremize baktığımızda ise, genellikle güçsüz, isteksiz, gönülsüz ve umursamaz kişilerle karsılaşıyoruz.
Yönetici olarak görev yaptığınız iş yerinizde, varsayın ki altı yardımcınız var. Bunlardan birini çağırın ve kendisinden söyle bir istekte bulunun:
‘Lütfen benim için ansiklopediye bakıp, Corregio’nun hayatına ilişkin özet bir bilgi hazırlayın.’ Yardımcınız size, ‘Peki, efendim’ deyip, bu vazifeyi yapmaya hemen gidecek mi?
Boş yere umutlanmayın. Büyük bir ihtimalle böyle bir şey yapmayacak. Donuk bir ifadeyle yüzünüze bakacak ve size, şu sorulardan birini ya da birkaçını soracaktır:
-O kimdir?
-Hangi ansiklopedi’den bakayım?
-Fakat bu görev benim sorumluluk alanıma girmiyor ki, efendim…
-Bismarck’ın hayat hikayesini istemiyorsunuz, değil mi?
-Bunu benden daha kıdemli bir arkadaş yapsa daha iyi olmaz mı, efendim?
-Hayatı hakkında bilgi istediğiniz bu kişi halen yaşıyor mu, yoksa ölmüş mü, efendim?
-Acelesi var mi, yoksa elimdeki işi bitirdikten sonra yapsam olur mu?
-Ben ansiklopediyi bulup getirsem olur mu, yoksa oradaki bilgiyi aynen kopya çekmemi mi istersiniz?
-Bu kişinin hayatını niçin öğrenmek istiyorsunuz, efendim?
-Onun hayat hikayesinde neyi vurgulamamı istersiniz?
Siz bütün bu soruları büyük bir sabırla cevaplayıp, kendisinden bu bilgiyi niçin istediğinizi, onun bu bilgiyi nereden, nasıl bulacağını tane tane açıkladıktan sonra bile çalışma arkadaşınız, hiç şüphem yok, kendi bölümüne gidecek ve kendi yardımcıları arasında ‘Garcia’ya Mektup’u götürecek bir kişiyi aramaya çalışacaktır.
Bir stenograf ilanı için müracaat edenlerin onda dokuzu, ne imla kaidelerini, ne de noktalama işaretlerini kullanmayı bilir. Daha da kötüsü, başvuruda bulunduğu iş için bunların ‘olmazsa olmaz’ esaslar olduğunu aklına bile getirmez. Böyle bir kişi, Garcia’ya mektup götürebilir mi?
Benim yüreğim, evde olduğu zaman da, işten uzakta olduğu zaman da işini yapan adamdan yanadır. Garcia’ya götürmesi için kendisine verilen mektubu alıp, cebine koyan, fakat aptalca sorular sormayan adamdan yanadır. Medeniyet, işte bu çaptaki kişiler için uzun ve biraz da sıkıntılı bir soruşturma dönemidir.
O her şehirde, kasabada, köyde ve her büroda, mağazada ve fabrikada vardır. Dünya, işte bu çaptaki kişilerin mes’uliyet şuuru ve iş terbiyeleriyle ayakta durabiliyor. Bütün insanlık, tekamülünü biraz daha, biraz daha hızlandırabilmek için, bütün gücüyle, işte bu şuur ve bu terbiyedeki, bu çaptaki kişiler için haykırıyor:
‘Garcia’ya mektup götürecek kişilere ihtiyacımız var.
Hem de en kısa sürede, her yerde ve her zaman…’





