
Grev-Toplu Sözleşme Yasağı, Yüzde 10 Seçim Barajı, YÖK, DGM, RTÜK, IMF, Esnek Güvencesiz Çalışma, Tutuklama Terörü, İşkence… 12 Eylül DEVAM EDİYOR…
12 Eylül sadece tarihte karanlık bir sayfa değil, dünden bugüne devam eden faşizan anlayışın adıdır. Türkiye halklarının, emekçilerinin ve gençlerinin geleceğine yönelik tasarlanmış bir yok ediştir.
Emperyalizme bağımlılık ilişkileri içerisinde, finans oligarşilerinin ve uluslararası tekellerin ihtiyaçlarına karşılık kurulan muhafazakar-yeni sağ dünya düzeninin Türkiye’ye giriş kapısı, ülke içindeki egemen güçlerin yeni sömürü politikalarına zemin oluşturma girişimidir. O güne kadar güçlenen halk mücadelesinin, emekçilerin yoğun mücadeleler ile kazanılmış haklarının üzerinden geçen silindirin ta kendisi, Türkiye halklarının biriktirdiği tüm değerleri ezen tank paletlerinin sesi, postalların izidir. 650 bin kişiyi gözaltına alan, 1 milyon 683 bin kişiyi fişleyen, 517 kişiye idam cezası veren- 50 kişiyi hiç tereddüt etmeden asan, yüz binlerce insanı akıl almaz işkencelere, gözaltılara, cezaevlerinde ölüme terk eden baskının, zulmün, faşizmin içinde bulunduğu zihniyetin kendisidir.
12 Eylül 32 yıldır bütün kurumlarıyla hüküm sürmekte ve bugün de AKP eliyle derinleştirilmektedir. 12 Eylül 1980 faşist darbesi ile emperyalizmin ve sermayenin çıkarları doğrultusunda derin bir karanlığa doğru itilen Türkiye, tam 32 yıldır darbenin yarattığı hukuk ve kurumlarla yönetilmekte, aynı zihniyeti hala ayakta tutan iktidarların elinde daha derin bir karanlığın içine hapsedilmektedir.
12 Eylül bugün AKP’nin aklıdır. İşçileri, emekçileri, yoksullaştırılmış ve tüm haklarından yoksunlaştırılmış halkı ağlatırken “gülme” hakkını sadece kendinde gören iktidar anlayışı ile sürdürdüğü yeni sömürü düzenidir.
12 Eylül faşist darbesi, ülkemizin emperyalizme bağımlılık ilişkileri içerisinde doğrudan ABD’nin onayı ve desteğiyle gerçekleşmiş ve 24 Ocak kararları ile daha derin ve güçlü bağımlılık ilişkilerinin gelişmesine zemin hazırlamıştır. Bu ilişkiler bugün AKP eliyle sürdürülmektedir. ABD yine aynı strateji ile Türkiye’yi Ortadoğu’da emperyalist işgal politikalarının taşeronu yapmakta, AKP hükümeti de izlediği dış politikada bu stratejiden bağımsız bir hat izlememektedir. Bugün ülkemizin güney sınırlarından biri adeta işgal kapısına dönüştürülürken, emperyalizmin kanlı savaş tarihinde utanç tabloları dün olduğu gibi bugün de yaşanmakta, binlerce insan ölüme doğru itilirken, aileler parçalanmaktadır.
12 Eylül faşist darbesi ile yaratılan Türk-İslam sentezi anlayışını bağrına basan AKP hükümeti, Kürt halkı üzerinde imha ve inkar politikalarını uygulamaya devam ettirmektedir. Kürt halkının kültür ve kimlik haklarını şiddetle bastırarak yok saydığı süreçte, askeri ve siyasi operasyonlardan ibaret kıldığı politikalarla sürdürdüğü zihniyet, 12 Eylül karanlığının ürünüdür.
12 Eylül’ün kurduğu açık hava hapishanesinde bugün binlerce öğrenci, gazeteci, sendikacı, akademisyen ve siyasi tutuklu bulunmaktadır. 12 Eylül’ün ürünleri olan ÖYM ve TMK’lar tarihsel görevlerinin yanı sıra bugün de yine birçok insanın özgürlüğünü elinden almakta bir araç olarak kullanılmakta, bu sayede egemen siyasi iktidar kendine karşı olan herkesi cezaevlerine pervasızca mahkum edebilmektedir.
12 Eylül faşist cuntasının üniversiteler üzerindeki kolu olarak kurulan YÖK de, bugün yine demoklesin kılıcı gibi gençlerin üzerinde sallanmaya devam etmektedir. AKP-Cemaat güçlerinin tekelleşmiş bir iktidar gücüyle İslami bir despotizme doğru geliştirilen piyasa diktatörlüğü her alanda olduğu gibi üniversitelerde de inşa edilmektedir. Bu anlayışın izinde “dindar ve kindar” bir nesil yetiştirmek için 4+4+4 kademeli eğitim projesini ortaya çıkaran AKP hükümeti, daha 5 yaşında olan çocuklardan başlayarak yeni bir nesil inşa etme projesini hayata geçirmeyi hedeflemiştir.
Toplumsal yaşamın her hücresini kendi politikaları doğrultusunda dönüştürme amacında olan AKP hükümeti, 12 Eylül’ün sendikal alandaki yasakçı zihniyetini de bugüne taşımaktadır. 12 Eylül faşist darbesinin ürünlerinden biri de toplu pazarlık hakkına ilişkin 2821 ve 2822 sayılı yasalardı. Aradan 32 yıl geçti, şimdi AKP hükümeti tarafından yasakçı özüne dokunmaksızın bazı rötuşlarla Sendikalar Kanunu ve Toplu Görüşme ve Grev ve Lokavt Kanunu, Toplu İş İlişkileri Kanunu başlığı altında tek bir yasada toplanmak isteniyor, sadece adı değiştirilerek, özü aynı bırakılıyor.
Sendikal mücadele alanını geriletmek uğruna kendine her yolu mubah seçmiş AKP hükümetinin bugün izlediği “kara propaganda” stratejisi de geçmişi aratmamaktadır. Soruyoruz, 12 Eylül döneminin savcısı Süleyman Takkeci’nin DİSK’li sendikacıları “örgüt üyesi” olmakla suçladığı ve çekinmeden “asın bunları” diye talep ettiği iddianamenin, bugün Özel Yetkili Savcının KESK üyeleri ve yöneticileri için hazırladığı iddianameden ne farkı var? Sendikal faaliyetler kapsamında yapılan eylem ve etkinliklerinden dolayı bugün sadece Konfederasyonumuza bağlı 69 arkadaşımız demir parmakların arkasına hapsedilmişlerdir. Soruyoruz, ne değişti? Bugün sendikamız Eğitim Sen’i hedef gösterenlerin, 12 Eylül’de TÖB-DER’i kapatanlardan bir farkı var mı?
Bugün, halkın büyük çoğunluğunun yoksulluk ve sefalet içinde yaşadığı, özgürlüklerinin kısıtlandığı, gençlerin geleceklerinden umudunu kestiği, ülkemizin siyasi, ekonomik ve askeri bakımından emperyalizme daha da bağımlı olduğu, gericiliğin toplumsal alanı kuşattığı bir ülkede yaşıyorsak, bu 12 Eylül ile birlikte kurulan yeni sömürü düzeninin bir sonucudur.
Bugün iktidar çevrelerinin 12 Eylül’le hesaplaşmak adı altında darbeleri aklama çabaları da 12 Eylül zihniyetinin aynen devam ettirilmesinden başka bir anlam taşımamaktadır. Hatta iddianamenin içeriği, devam eden sözde yargılamanın sadece bir “12 Eylül savunması” olduğu gerçeğini önümüze sunmaktadır. Bu darbeci ve çeteci sömürücü düzenle hesaplaşmak; ülkemizin eşit- özgür- demokratik bir ülke olması için, bir arada yaşamı savunmak için mücadele etmektir.
KESK Yürütme Kurulu